Twarz: Yüzler Kalbin Aynası Mı? Film Eleştirisi

18.01.2019 14:50

68. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Ödülü’ne layık görülen Twarz, 2018 yılında Kafka’nın Dönüşüm’ünü daha modern bir hikaye gibi anlatıyor. Film vesilesiyle nesillerdir kafaları kurcalayan klasik varlık problemlerine de bir cevap arıyoruz. Bizi biz yapan şey nedir? Yüzümüz içimizin aynası mı? Birinin gözlerine bakınca onun ruhunu görebilir miyiz?

 

Yazının geri kalanı filmle ilgili ipuçları içermektedir.

 

Evet! Sizi siz yapan şey yüzünüzdür. Bir insanın içi nasılsa, dışı da öyledir yani. Bir çift göze doğrudan bakarak içeride gizlenen ruhu görebilirsiniz… Göremeyeceğinizi mi zannediyorsunuz? Sizce bu sorulara verilen cevaplar saçma mı? O halde Polonyalı yönetmen Malgorzata Szumowska’nın anlatacaklarını dinleyin. Twarz’ın aslında oldukça basit bir hikayesi var. Mateusz Kosciukiewicz’in canlandırdığı Polonyalı Jacek, bir köyde yaşamaktadır. Sıkı bir metal müzik dinleyicisi olan Jacek, para biriktirip dilini bilmese de Londra’ya taşınmak ister. Para biriktirmek için de dünyanın en büyük İsa Mesih heykelinin inşaatında çalışmaktadır. Kader her zamanki gibi ağlarını örer, talihsiz bir kaza gelir onu bulur. Heykelden düşerek ciddi bir şekilde yaralanır. Öyle ya, her insanın bir trajedisi vardır. Hayat hiç kimse için iyilik ve güzellikle dolu değil. Jacek’in başına gelenler de herhangi bir filme konu olmaya yeter belki. Ama esas hikaye Jacek’in geçirdiği kazadan sonra başlar.

 

Kimileri buna şans da diyebilir. En azından, Jacek’in bağlı olduğu kilisenin rahibi şans olduğunu düşünüyor. Jacek, kazanın ardından hastaneye kaldırılarak Polonya’da gerçekleştirilen ilk yüz nakli ameliyatını olur. Resmen hayatını sürdürebilmesi için kendisine ikinci bir şans verilmiştir. Ama bu noktadan sonrası biraz karanlık; çünkü yüzü artık kendisinin olmadığı gibi, yaşadığı hayat da kazadan önceki hayatına pek benzememektedir. Kazadan önce, neredeyse İsa’ya benzeyen mavi gözleri ve uzun saçlarıyla çok yakışıklı olan o genç adam gitmiş, yerine bir gözü görmeyen, şiş suratında bir ifade bulunmayan, üstelik ne dediği de anlaşılamayan bir adam gelmiştir. Jacek’in ailesi ve sevdikleriyle arasında bir kopuş başlar. Esasında bu insanları da anlamak gerekir. Eskiden tanıdıkları adam başka bir yüzle, konuşamadan, mimik yapamadan, kelimenin tam anlamıyla ifadesiz olarak aralarına girip, eski sosyal konumunu istemektedir. Fakat cahil ve bağnaz köy halkında kafalar karışıktır. Jacek’in annesi dahi kendi oğluna artık sevgi besleyemez. O yüzün arkasındaki ruhun, yüzün gerçek sahibine ait olduğuna inanır. Öldükten sonra tanrı bile Jacek’i tanıyamayacaktır belki de. Bu yeni adamı artık sevmediğini kilisedeki bir günah çıkarma seansı esnasında öğreniriz.

 

Polonya’nın bürokratik anlamda Türkiye’ye olan benzerliği çoğu izleyiciyi şaşırtmış olabilir. Filme konu olan yüz nakli işlemi Polonya’da ilk kez yapıldığı için, prosedürler henüz oturmamıştır. Çok tehlikeli bir ameliyat geçirmesine rağmen, devlet pahalı ilaçların bir kısmını karşılamaz. Engelli raporu alabilmek için karşısına çıktıkları heyet de, Jacek’in engelli sınıfına giremeyeceğini iddia ederek raporu vermez. Fakir ve çirkin Jacek için kapılar kapanmıştır… Fakat yeterince karlı görünürseniz, kapitalizm herkese yardım elini uzatır. Jacek için de kurtuluş kapitalizm – yani reklamlar olur. Yüzündeki tahribat ve ameliyatın başarısı sonrası medyada büyük yer bulan Jacek, bir marka için reklam yüzü olur ve mankenlik yapmaya başlar. Amaç tüketicilerin acıma duygularına oynamak, bir yandan da markanın duyarlılığını vurgulamaktır. Jacek bu tarz ince detaylara takılacak durumda olmadığı için teklifi kabul eder ve para kazanmaya başlar. Bu paranın başka bir sorunu daha çözebileceğine inanır. Kazadan önce nişanlandığı güzel sevgilisi artık kendisiyle görüşmemektedir. Kapısında çiçeklerle beklemek ya da aile üyelerini aracı olarak göndermek kar etmez. Bir umut manken olarak çektirdiği fotoğrafları, ablası vesilesiyle sevgilisi Dagmara’nın evine gönderir. Ama Dagmara’nın annesi bu konuda katıdır. Evlenmeleri durumunda çocukların da Jacek’inki gibi bir yüzle doğmasından korkar. Dagmara’ya hala Jacek’i sevip sevmediğini sorduğunda aldığı cevap ise “Bilmiyorum.” olur. Dışlanmış ve yalnız bir Jacek’le empati yapmak kolaydır ama Dagmara da cevabında çok mu haksızdır? Sevmiş olduğu adamın yüzü gitmiş, yerine bir başkasının yüzü gelmiş… Sevilen kişi aynı kişi midir gerçekten? Bunun garantisini kim verebilir ki? Ya da kim Dagmara’yı, sevdiği yüz gidince sevgilisini bıraktığı için suçlayabilir?

 

Dagmara ve Jacek, sevgiliyken buluştukları köprüde acıklı bir karşılaşma yaşarlar. Jacek sevgilisinin saçlarının değiştiğini fark eder ama söylediklerini Dagmara anlamaz. Anlamaya da çalışmaz zaten. Jacek’in doğru şekilde telaffuz edebildiği tek kelime “Değişmişsin.” olur. Görünüşü değişen kişi kendisi olduğu halde, etrafındaki insanlar ondan daha fazla değişmiştir. Kimileri iyi, kimileri kötü yönde… Dagmara, ağabeyi, eniştesi, hatta annesi bile Jacek’ten günden güne uzaklaşırken, ona git gide daha fazla bağlanan ve şefkat gösteren biri de vardır: Ablası! Hastanede yattığı günlerde kendisini temizleyen, fotoğraf çekimlerinde ve her tür doktor ziyaretinde yanında olan, en sonunda nefret ettiği Dagmara’yla kardeşini barıştırmak için kızın kapısına kadar giden ablası, Jacek’i kimsenin tahmin edemeyeceği kadar sahiplenir. Zaten filmin başından itibaren Jacek’i ve hayallerini en iyi anlayan kişi de kendisi gibi görünmektedir. Fakat ablası çok ince ve duyarlı biri olduğu için mi böyledir, yoksa Jacek’e sadece acıyor mudur, bir şey söylemek çok zor. Bu filmde Jacek’in bile aslında çok duyarlı biri olduğu söylenemez. Hikaye sonuçta herkesin sıradan ve normal olduğu, kendileri gibi olana açık ve sevecen, aynı dili konuşmayan, aynı dinden olmayan herkese düşman insanların yaşadığı bir köyde geçiyor. Bu köy için tüm insanlığın köyü diyebiliriz yani. Hepimiz aynı düzenin birer parçasıyız. Hayvanların, kendilerinden farklı doğan yavrularını yemesi gibi; insanlık da kendisinden bir şekilde farklı düşen bireyi çiğner atar. O yüzdendir ki dışlanmışlığın acısını en çok, toplumun en fazla ezdikleri anlar. Jacek metalci olması, ülkesinde yaşamak istememesi ve (en ağır suçu olan) dindar bir insan gibi yaşamamasına rağmen İsa’nın kuzularından biriydi ve bu haliyle de kabul edilebilirdi. Ama kim olduğundan bile emin olunamayan yeni haliyle ancak arafta yaşayabilir.

 

Fiziksel özelliklere anlamsızca bağlanmak… Bu estetik takıntı insanlığın laneti olmalı. Kafamızı çevirdiğimiz her yerde simetrik, kolay özdeşim kurabileceğimiz, bizi itmeyecek ve kendimizi dışlanmış hissettirmeyecek görüntüler görmek isteriz. Bu yüzden de tahmin edilebilir bir şekilde, Jacek’i en fazla sevenlerden biri, yüzünü aldığı donörün hiç tanımadığı annesi oluveriyor. Jacek’te kendi oğlunu görebileceğini zanneden anne, kendi annesinden bile daha sevgi dolu görünmektedir. Estetikten bahsetmişken, filmin sinematografisi hakkında da birkaç şey söylemek gerekir. Yönetmen, Polonya’nın doğal güzelliklerini filmde bol bol kullanmış. Odağı netleyerek, blurlu çektiği sahneleri pek güzel görünmese de, doğanın güzelliğinin filme farklı bir estetik derinlik verdiği söylenebilir. Fotoğrafik elementlerin geçişi esnasında kullanılan müzikler de iyi seçilmiş. Çocukların oynadıkları kesik domuz kafası, İsa heykelinin yanlış yöne bakan kafası ve Jacek’in kafasız gezdiği sahnelerdeki paralellikler dikkatli izleyicinin gözünden kaçmayacaktır. Aynı imgenin tekrar tekrar kullanılması, yönetmenin derdini sözcüklere dökmeden izleyiciye aktarmasını sağlamış.

 

Jacek’in bütün dünyası yavaş yavaş parçalanırken, kendisine  yine eskisi gibi sevgi dolu olan bir insan daha vardır. Babası, Jacek’in içinde bir yerlerde hala aynı kişi olduğunu ve hiç değişmemiş olduğunu bilir. Ölmeden önce bunu ona da söyler. Kendisini olduğu gibi kabul eden tek kişinin kaybı, Jacek için de bir kopuş olur. Cenaze sahnesinde Türkiye’de çok kişinin şahit olduğu bir mizanseni izleriz: Mezarın başında, ölü daha soğumamışken, kalacak miras için kavga etmek! Belki de bir insanın içinin çirkinliğinin en kolay görünebileceği ortamlardan biridir. İşte Jacek bunu görmeye dayanamaz. Babasının mezarı başında, kalacak bir tarla için kavga eden eniştesi/ablası, ağabeyi ve annesinin arasında daha fazla yaşayamayacağını anlar. Çekip gitme vakti gelmiştir. Şu saatten sonra dilini bilmediği Londra’ya taşınmak da, Varşova’da bir apartman dairesine yerleşmek de, uzaya çıkıp Mars’ta oturmak da aynı şeydir. Her yerde yalnız ve dışlanmıştır. O nedenle Jacek’in acıklı sonuna değil, kalanların acıklı yaşamlarına üzülmek en doğrusu. Çünkü insanlık tarihinde ne Jacek’ler tükenecek, ne bağnaz aileler, ne sadakatsiz sevgililer… Jacek’ler gün gelecek hamam böceğine dönüşecek, gün gelecek yüz nakli olacak ve toplum her zaman dışlayıp ötekileştirebileceği birilerini bulacak.

 

İdil Hazal Acar